14 °C
Osman Ata ATAÇ
Osman Ata ATAÇ İŞLETMECİLİK SOHBETLERİ oaatac@gmail.com

Modeller

21. asırdan on-sekiz sene aldık. Cumhuriyet kısa zaman sonra 100 yaşına girecek. Devletçilik, kuruluşundan günümüz ana muhalefet partisi CHP’nin altı okuna kadar 20. asırda kurulan Cumhuriyetimizin gündeminde olan bir kavram. Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında devletçilik hem günün ‘beğenilen modeli’ hem de bir mecburiyetti. Türkiye’de bırakınız bir sanayi kuracak, ticaret yapacak sermaye sahibi girişimci bile bulmak zordu. Özellikle Müslüman nüfus arasından. Bu şartlar altında tuz, şeker ve bez üretme gibi mütevazi hedefleri bile gerçekleştirecek özel sermaye bulamayan Cumhuriyet bunları devlet eliyle yapmaya mecbur kalmıştı. Cumhuriyetin devletçilik anlayışı bir ekonomi-politik doktrin olmadığı için ülkenin genel ekonomik faaliyetlerinin düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği veya yetersiz kaldığı ya da ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara girmesini öngören bir ilke olarak oldukça genel tanımlanmıştı. Bana kalırsa (ki bana kalmıyor sadece fikrimi söylüyorum) ve bu tanıma göre inovasyon konusu devletin bu “alana girmesini” gerekli kılıyor.

Şimdi bir çoğunuz “Hoca ne diyor?” diye merak ediyor. Anlatacağım. Önce ne demek istemediğimi söyleyeyim ki hakkımda “Zaten biz biliyorduk. Bu hoca Marksist, Leninist ve hatta Maoist!! fikirlere sahiptir” diyerek münafıklık edecekler fırsat bulamasın. Marksist, Leninist ve hatta Maoist!! olsam bile öyle inovasyonu devlet yapsın ve bunu piyasaya devlet sürsün diyecek kadar yaşlanmadım daha. Şimdi ne demek istiyorum? Devlet ne yapabilir? Onlara bir bakalım.

Geçtiğimiz hafta sizlerle iki inovasyonun tarihçesini paylaşmıştım. Bu iki inovasyonu konuda literatürde çok işlenmeyen ve inovasyonu teşvik için devletlerce yapılan çalışmalarda gözden kaçırılmaması gereken iki özelliği anlatmak için seçmiştim.

İnovasyonların özelleşmiş bilgi merkezlerinden çok eklektik yani birbiriyle alakasız gözüken alanlardaki bilgi birikimlerinden kaynaklanmaları birinci özellikti. Kahvaltıda, yemek pişirirken kullandığınız margarinlerin orijini 1823 Yılında Alman kimyacı J. W. Döbereiner’in icadı lambayla başlamıştı. Yetmiş sene sonra 1897 yılında Fransız P. Sabatier sabun imalatı konusunda araştırmalar yapan Amerikalı James Boyce’ın çalışmalarından ve bu lambadan yararlanarak nikelin gazlara hidrojen moleküllerinin eklenmesindeki katalizör rolünü keşfetmiş, bu buluşları kullanan Alman Wilhem Norman 1902 ve 1903 yılında Almanya ve İngiltere’de likit yağlara hidrojen moleküllerinin eklenmesi konusunda patentler almıştı. 1911 yılında Edwin C. Kayser bu patentleri sabun yapmak için kullanmaya çalışırken pamuk tohumu yağını hidrojenize eden iki süreç bulup Procter & Gamble şirketi’ne (P&G) satmış ve margarin böyle bulunmuştu. Lambadan kahvaltılık yağa uzanan bir seri inovasyonun sürecinin hikayesi buydu. Margarini sofraya getiren ne lambacı Alman Döbereiner, ne sabuncular Fransız Sabatier ne de Norman.

İnovasyonların bulunuşundan piyasaya sürülmesine kadar geçen süreler bazen oldukça uzun olabiliyordu. Bugün 6,000’i aşkın üründe kullanılan aspartamenin hikayesi 1905 yılında İngiliz fizyolog John Sydney Edkins mide suyunun salgılanmasını uyaran ve mideden salgılanan gastrin hormonlarının varlığını ileri sürmesiyle başlamıştı. Altmış yıl sonra Liverpool Üniversitesinden R. A. Gregory gastrin hormonunu izole etmişti. Bir yıl sonra G.D. Searle & Company şirketinde çalışan kimyager J. M. Schlatter bir ülser ilacını değerlendirmek için ihtiyacı olan gastrini üretmek amacıyla bir bileşim sentezlemiş ve bir kimyagerin asla yapmaması gereken bir şey yapmıştı. Bileşimi tadan kimyager tatlı olduğunu farketmiş ve suni tatlandırıcı aspartame 1996 Yılında Equal, NutraSweet, and Canderel gibi isimler altında pazarlanmaya başlamıştı. Mide enzimlerinin keşfinden suni tatlandırıcıların kullanıma sürülmelerine kadar uzanan doksan yıllık bir serüven.

Bu iki örneği (özellikle aşırı örnekler seçtim) neden tekrarlıyorum çünkü benim devlet bu işe karışsın derken çözümlenmesinin bu yolla daha kolay olabileceğine inandığım üç sorunun tanımlanmasını bu iki örneğe dayandırıyorum. Çözümlenmesi gereken üç sorun şöyle:

1) İnovasyon yapmak,

2) İnovasyonu uygulamak,

3) inovasyonu piyasaya sürmek.

İnovasyon askerde “inovasyon yapılacaaak! Yap” der gibi emirle, komutayla olmuyor. Bazen seneler süren araştırmalarla, bazen tesadüfl er sonucu ve hemen her zaman çeşitli zaman, yer ve amaçlarla yapılmış diğer buluşları bir araya getirerek oluyor. Aspartame ve margarin vakaları bunun aşırı olmakla beraber (süre açısından) bence güzel örnekleri. Filankeş tıp fakültesinde ülser konusunda araştırmalar yapan bir tıp bilimcisinin buradan suni tatlandırıcıyı keşfetmesini beklersek daha çok bekleriz. Veyahut falankeş lambacının margarini icat etmesini umarsak işimiz zor. İstediğiniz kadar konferans düzenleyin, özel sektöre merkezler kurun, kurdurun bunların derde deva olmayacağı kanısındayım. Hele hele bu Ar-Ge teşviki dağıtmakla hiç olmaz.

Bu işin sorumluluğunu devlet üstlensin demek de saçma. “Hoca peki devlet ne yapsın? Ar-Ge teşviki dağıtmayı bırakın, araştırma da siz yapmayın diyorsun” şeklinde sokranıyorsanız haklısınız. Bence devlet kurumlarını, söz gelimi, TÜBİTAK gibi kurumları bir ‘bilgi ve patent ambarı’ haline getirsin ve kullanıma açsın. Zaruri haller dışında (söz gelimi çok gizli savunma amaçlı araştırmalar) kıt kaynaklarını Ar-Ge için değil, bilgi ve patent satın almakta kullansın. Ar-Ge yapacak olan özel sektör bu bilgi- patent ambarından tercihan bedavaya veya çok ucuza, uygulamaya koymak şartıyla ne gerekiyorsa edinsin. Söz gelimi, TÜBİTAK’ın Türk Çayı’ndan (mamul yeş il çay, siyah çay, yaş çay ve çay artıkları) kateş in gibi katma değeri yüksek yeni ürünlerin geliştirilmesi, üretim yöntemlerinin pilot ölçekte belirlenmesi, çaya bağlı yeni bir sanayinin gelişmesi projesi var. Kateşin çayda ve kakaoda bulunan bir antioksidan(1). Eminim araştırmayı yürüten hocalarımız ve araştırmacılarımız bu konuda kim, hangi zamanda, nerede, ne amaçla ne yaptıysa biliyorlardır. Bu literatürün tamamı bilgi bankalarında olduğu gibi kateşinin elde edilmesinde kullanılan süreçler ve benzer süreçler konusundaki bilgiler de ellerinin altındadır. Bunun yanı sıra, kateşin çıkartılması ve kullanımı hakkındaki alınabilecek tüm patentler alınmış alınamayanlar ise katologlanmıştır. Araştırmadan ne çıktı bilmiyorum. Umarım ülkeye yararlı bir buluş çıkar veya çıkmıştır. Benim hiç bir fikrim olmayan bu kateşin konusunda Google Teyze’ye sordum işin ucunu yakalayamadım. Söz gelimi, US7910147 B2 numarasıyla çaydan kateşin çıkarılması konusunda patent alan Japon Kao şirketinden T. Konishi ve K. Funada’nın ne yaptıklarını anlayamadım. Eminim TÜBİTAK biliyordur veya bu patenti biz satın alıp bir kenara koymuşuzdur.

Hasılı meram ve hülasayı kelam inovasyon konusunda devlet özel sektörün yapamayacağı şeyi yapmalı ve bilgi-patent deposu veya depoları kurmalı, ille de ben araştırma yapacağım, ben inovasyon yapacağım diye uğraşmamalı. Devletin diğer iki sorunun hallinde ne yapabileceğini de haftaya tartışırız. Sağlıcakla kalın.

(1) Kateşin’in çaydan elde edilmesi ilk olarak 1929 yılında Japon bilim kadını Michiyo Tsujimura tarafından yapılmış.

Yorumlar

Yorum yapabilmek için lütfen giriş yapınız. Daha önce üye olmadıysanız lütfen üye olunuz.
Giriş Yap Üye Ol!

Güncel gelişmelerden anında haberdar olun!
dunya.com'a girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.