26 °C
Tamer MÜFTÜOĞLU
Tamer MÜFTÜOĞLU KOBİ'LERDEN GİRİŞİMCİLİĞE

Dünler uzaklaşıp yarınlar yaklaşırken

Üniversitede verdiğim derslerde mesleki hayatımda yaşadığım olayları yeri geldikçe gündeme getiriyorum. Konuyla ilgili geçmişte alınan kararların, gerçekleştirilen icraatların olumlu ve olumsuz sonuçlarını tartışmaya açıyorum. Gençlerin geçmişte yapılan hatalardan ders çıkarmalarını, başarılı örnekleri değerlendirmelerini istiyorum. Gündeme getirdiğim örnekler 15-20 yılı, hele hele 30-35 yılı aşarsa öğrencilerin ilgisi azalıyor. Hatta çokça kayboluyor. “hocam, biz o zaman doğmamıştık” gibi tepkiler aldığım bile oluyor. Bu tür örnekler onların dünyasına yabancı geliyor. Buna karşılık bizzat yaşayıp gördükleri olayların değerlendirilip yorumlanmasına daha çok ilgi duyuyorlar. Günlük olayların tartışılmasına daha aktif bir şekilde katılıyorlar.

Gençlerimizin bu durumunu normal karşılayabiliriz. Fakat geleceğimizi kişi ve toplum olarak şekillendirmeye çalışırken tarihten de ders almamız gerekiyor. Hem de 30-35 veya 60-70 yıllık tarihimizden değil, çok daha geçmişlere giderek. Zira yarınlarımız giderek yaklaşıyor. Tarım toplumunda yüzlerce yılda gerçekleşen değişimler sanayi toplumunda 20-30 yıllara, bilgi toplumunda 5-10 yıllara kadar geriledi. Değişim dönemleri günümüzde artık 2-3 yıllara kadar indi. Herhalde gelecekte aylara, haftalara kadar inecek

Bu süreçte, yarınlarımızı şekillendirirken geçmişimizi, tarihimizi çok iyi ve doğru olarak bilmemiz gerekiyor. Kısaca dünlerimizi iyi yorumlayıp iyi değerlendirmek yarınlarımızı başarılı olarak şekillendirmenin olmazsa olmazı. Yoksa insanlığın yapay zekalarla donatılmış kendi algoritmalarını kendileri üreten robotların kölesi olma gibi senaryoların gerçekleşeceği bir dünya ile karşı karşıya kalınması olası. Kısaca George Orwell’in 1984 dünyasının yüz yıllık bir gecikmeyle 2084 yılında, sadece bir distopya olmaktan çıkıp gerçek olabilecek. Sonuçta tarihimizi iyi ve doğru bilmek, çocuklarımızı ve gençlerimizi bu konuda bilinçlendirmek büyük önem taşıyor. Kısa süre önce vefat eden psikiyatri profesörü ve yazar Engin Geçtan’ın bir röportajında dile getirdiği aşağıdaki sözlerine kulak vermek gerekiyor: “Tarih duyusundan yoksun bir toplumuz. Köklerimizi hiç tanımıyoruz. Melez bir toplum olmamızın zenginliğinin farkında değiliz. Kendi tarihimizi merak bile etmiyoruz. Buna eğitimli denilen kesim de dahil. Ortaklaşa kabul edilen bir tarihe sahip olmayan toplumlar sakat kalırlar. Orta yaşlarımda bunu fark edip kitaplar okuyarak telafi etmeye çalıştığım halde bu konuda kendim de hala fakirim.” (Hürriyet Pazar Eki, 24.02.2018). tabii sadece tarih kitapları okumak yetmiyor. Tarih kitaplarının gerçekçi, tarafsız, doğru yorumlanmış olması da gerekiyor.

Bir arkadaşımdan dinlediğim aşağıdaki hikaye öğrencilerimde yukarıda kısaca değindiğim gözlemimin gelecek dönemlerde daha da etkili olacağı kanaatini uyandırdı bende. Hızla değişen günlük yaşantımız hem geçmiş nesillerin dünyasını doğru şekilde değerlendirmemizi zorlaştıracak hem de geleceğin, 4-5 senelik yakın geleceğin bile tahmin edilip şekillendirilmesini.

Arkadaşımın anlattığı hikaye şöyle: İsrail’de bir anne okuldan eve dönen çocuğunu sevinçle karşılar. Onu ihtiyaçlarını karşılayıp rahatlattıktan sonra karşısına alıp sevgiyle sorar:

“Yavrucuğum, bugün okulda neler öğrendin? Öğretmenin neler anlattı?”

Çocuk ne diyeceğini bilmeyen şaşkın bir tavırla anlatmaya başlar: “Vallahi anneciğim, öğretmenin anlattıklarını iyice anlamadım ama sana elimden geldiğince anlatmaya çalışayım. Bundan binlerce yıl önce Mısır’da bir firavunla Musa adlı bir Yahudi yaşıyormuş. Firavun zalim biriymiş ve Musa ve kavmini istemiyormuş ülkesinde. Musa da kavmi ile birlikte Mısır’ı terk etmeye karar vermiş ve yola çıkmışlar. Bunu duyan firavun askerleriyle birlikte onları takip etmeye başlamış. Musa ve kavmi Kızıldeniz’e gelince ne yapacaklarını şaşırmışlar. Denizi geçemiyorlar ve arkalarında firavun kendilerini takip ediyor. Musa hemen akıllı telefonu ile İsrail Cumhurbaşkanını arayıp yardım istemiş. İsrail Cumhurbaşkanı hemen gerekli ekibini, araç ve gereçlerini yollamış. Kızıldeniz’in altından hızla bir tünel inşa edilmiş, Musa ve kavmi karşı kıyıya geçmişler. Fakat arkalarına dönüp bakınca Firavun ve askerlerinin de tünele girdiğini görmüşler. Musa hemen yine akıllı telefonu ile İsrail Cumhurbaşkanını aramış ve durumu bildirip yardım istemiş. İsrail Cumhurbaşkanı da Amerika Birleşik Devletleri Başkanı'nı aramış. Amerika Başkanı silahlı kuvvetlere emir vermiş, Kızıldeniz roketlerle yukarıdan bombalanmış. Tünel tahrip edilmiş ve Firavunla askerleri Kızıldeniz’in sularına gömülüp gitmişler. Musa ve kavmi de sağ salim İsrail topraklarına ulaşmış.”

Anne çocuğunun bu sözleri karşısında şaşırmış. Tabiatıyla öğretmene de çok kızmış. Kızgınlığını belli etmemeye çalışarak hayret dolu bir ifadeyle sormuş çocuğuna: “Yavrum, öğretmenin gerçekten tam böyle mi anlattı? İyi dinledin mi onu?”

Annesinin bu tavrı karşısında, onun anlattıklarına inanmadığını fark eden çocuk biraz da utanarak mahcubiyetle yanıtlar annesinin sorusunu: “Anneciğim, biliyorum, söylediklerim inandırıcı gelmedi sana. Ben yine daha inandırıcı olmaya çalıştım. Bir de öğretmenin anlattıklarını aynen anlatsaydım hiç inanmayacaktın.”

İnsanlar, bizzat yaşamadıkları olayları üstünkörü ve gerçekçi olmayan tarih bilgileriyle değerlendirmede zorlanıyorlar. Tarih okumuyorlarsa haberleri bile olmuyor. Kulaktan dolma bilgiler ise çokça yanlış, hatta taraflı oluyorlar. Halbuki tarih ders alınacak olaylarla dolu. “Şöyle yapsaydık ne güzel olacaktı” dedirten keşkelerimiz epeyce çok.

Örneğin 50 yılı aşkın süredir beklediğimiz Avrupa Birliği (AB) sürecimiz ne kadar güzel başlamıştı. 1957 yılında Federal Almanya, Fransa, İtalya ve Benelux (Belçika, Hollanda, Luxemburg) ülkelerinin bir araya gelmesiyle bugünkü AB’nin ilk aşamasını oluşturan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) hayata geçirilmişti. Bu oluşumun kendisi açısından önemini fark eden Türkiye 1958 yılında Yunanistan ile birlikte AET’ye üyelik başvurusunda bulundu. 1960 yılında AET Bakanlar Konseyi’nde yapılacak toplantıda Türkiye’nin AET üyeliği için hazırlıklar yapılırken konu 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle gündemden düştü. Yunanistan’ın AET’ye asosiye üyeliği o tarihte kabul edilirken Türkiye ancak 1963 yılı 12 Eylül tarihinde CHP koalisyon hükümeti tarafından imzalanan Ankara Anlaşması ile AET’ye asosiye üye oldu. Yunanistan gibi Türkiye’nin de tam üyeliği takvime bağlandı. Böylece 1958 yılında Adnan Menderes’in Başbakanlığı'ndaki CHP koalisyon hükümeti ile başarılı bir şekilde devam ettirildi. Olması gereken sonuca, her iki partinin de katkısıyla ulaşıldı. Sonrasının ne olduğunu biliyoruz. 1970’li yılların ikinci yarısında asosiye üyelikten tam üyeliğe geçiş takvimi yaklaşırken Yunanistan gaza basarak 1981 yılında tam üye oldu. Türkiye ise o dönemde gerek CHP ve gerekse Demokrat Parti'nin devamı olan Adalet Partisi’nin koalisyon hükümetleri sürecinde vitesi küçültmenin de ötesinde frene basarak bu fırsatı değerlendiremedi. Ülkedeki terör olaylarının alıp başını gittiği o karmaşa yıllarında tam üyelik başvurusunda bile bulunamadı. Konu gündeme geldiğinde de mesele “onlar ortak, biz Pazar mı olacağız?” sloganı ile gündemden uzaklaştırıldı. Herhalde başvuruda bulunsaydık da, aynen 1958 başvurumuzun 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle gündemden düşmesi gibi, o da 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle gündemden düşecekti! Bu durumda ilk “keşke”miz “keşke darbeler olmasaydı, darbe ortamları oluşturulmasaydı” olacak.

Sonra ne olduğunu biliyoruz. Yunanistan 1981 yılında gerçekleştirdiği tam üyeliği sonrasında Türkiye ile arasındaki anlaşmazlıkların hemen hemen hepsini AB üzerinden çözmeyi dış politikasının merkezine oturttu. AB gücünü hep arkasına aldı. 2004 yılında Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin AB üyesi olmasıyla bu pozisyonunu daha da güçlendirdi. Halbuki 1959 yılında yine Adnan Menderes’in başbakanlığındaki DP Hükümeti döneminde gerçekleştirilen Zürih ve Londra Antlaşmaları ile Türkiye Kıbrıs’ta ne kadar başarılı bir sonuç almıştı. Yine 15 yıl sonra Bülent Ecevit Başbakanlığı'ndaki CHP koalisyon hükümeti döneminde bu antlaşmalarla sağlanan garantör ülke sıfatıyla 1974 yılında gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekatı ile Zürih ve Londra antlaşmalarının taçlandırıldığı dönemleri yaşadık.

Bu örneklerden hareketle çıkarabileceğimiz keşkemiz ne mi oldu? Keşke DP başarılı 7-8 yılından sonra ortaya çıkan zorluklar karşısında Vatan Cephesi, Tahkikat Komisyonu, basın özgürlüğünün kısıtlanması gibi toplumu kutuplaştırıcı yollara gitme yerine bir erken seçime gitseydi.

Diğer bir keşkemiz de 1970’li yılların ikinci yarısında azgınlaşan terör olayları karşısında CHP ile AP’nin bir büyük koalisyon yapmaları mümkün olsaydı. Keşke iki büyük partinin liderleri birbirlerini ağır şekilde suçlayıp zıtlaşmaya gideceklerine bir uzlaşma sağlayabilselerdi. Bunun mümkün olabileceğini rahmetli Demirel ve Ecevit’in daha sonra ülkenin cumhurbaşkanı ve başbakanı olarak başarılı bir şekilde gerçekleştirebildikleri işbirliğinde şahit olduk.

Güncel gelişmelerden anında haberdar olun!
dunya.com'a girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.